Noel vakti Stanford
Bernard Roth’u Stanford Üniversitesi’nde ziyaret ettiğimde Noel zamanıydı. Kaliforniya’nın yumuşak iklimi insanın kış kavramıyla adeta dalga geçiyordu. San Francisco’da yaşanan bayram vaktinin tatlı telaşı, Palo Alto’da yerini sessizliğe bırakmış; üniversite kampüsü adeta terk edilmiş görünümündeydi. Kaliforniya, özellikle Palo Alto, benim için 70’li yılların dekorasyon dergilerinde bakmaya doyamadığım müstakil evlerle özdeşleşmiş yaşam biçimiydi. Bu mimari tarzın, 2. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan “Kaliforniya Modernizmi” olduğunu sonradan keşfedecektim. Ünlü mimar Frank Lloyd Wright ile ondan esinlenen müteahhit Joseph Eichler’ın doğa ile uyumlu malzemeler kullanarak Amerikan orta sınıfı için tasarladığı, bütçeyi zorlamayan zarif evler yol boyunca gözümü alıyordu. Palo Alto nerede başlıyor, üniversite nerede bitiyordu kestiremiyordum.
Stanford Üniversitesi’nin kuruluşu, Sultan Abdülhamid’in difteriden kaybettiği kızı Hatice Sultan’ın anısına kurduğu Şişli Etfal Hastanesi’nin hikayesini andırıyor; kimi zaman bazı şeylerin yokluğu hayırlı olaylara vesile oluyor, desek mi? 19. yüzyılda Doğu yakasını Batı yakasına bağlayan demiryolu inşaatı ile servet yapan senatör Leland Stanford, biricik oğlunu tifüsten kaybedince “Kaliforniya’nın bütün çocukları artık bizim çocuklarımızdır” diyerek kaliteli ve ücretsiz eğitim sunacak bir üniversite kurmuş; üstelik çiftliklerinin yer aldığı araziyi ise oğlunun ismini yaşatacak bu üniversiteye bağışlamış. O günden bugüne, her şey gibi tabii Stanford da değişmiş.
Silikon Vadisi
Bilişim teknolojisinin beşiği Silikon Vadisi’ni nasıl tanımlayalım? Stanford’un bir nevi uydusu olarak ortaya çıkan bu bölge, San Francisco’nun 40 mil güneyindeki Santa Clara Vadisi’ne yayılmış. Ama keskin fiziksel sınırları olan bir bölgeden ziyade, bir kavram diyelim ve ona can veren üç önemli aktörden bahsedelim: Öncelikle Stanford Endüstriyel Parkı’nı kurarak Stanford bünyesindeki öğrencileri ve eğitimcileri kendi işlerini kurmaya yüreklendiren F. Terman; chip teknolojisini silikon ile geliştirerek çığır açan Nobel ödüllü fizikçi W. Shockley ve elbette düş kurma cesareti ile inovasyonu bir araya getirecek sermayeyi sağlayan risk kapitalistleri… Bugün Silikon Vadisi’nde geleceği tasarlayan, hayatımızın demirbaşları olmuş HP, Yahoo, Google, FB gibi bilişim şirketlerini bir çırpıda sayacak olsak, liste bildiğimiz bitki isimlerinden daha uzun olmaz mı? Yani, Stanford, bir anlamda Silikon Vadisi’nin raison d’être’i. Öte yandan, Silikon Vadisi’nin tam kalbinde yer almak Stanford’a sahada aktif çok sayıda mezun profesyonel ile işbirliği fırsatı sunuyor. Aralarındaki etkileşim bugün Kaliforniya’yı Kaliforniya yapan ruhun özeti sanki. Tam win win!
Şimdi d.school zamanı!
Tasarım deyince, aklımıza 2005 yılında Stanford’da kurulan, yenilikçi yaklaşımları ile kısa sürede gözde tasarım okullarından birine dönüşen d.school geliyor. d.school ismini tasarım anlamına gelen design kelimesinin ilk harfinden alıyor. Geçtiğimiz yıl, mühendislik, tıp, işletme gibi bölümlerden binin üzerinde lisans, lisansüstü ve doktora öğrencisinin programda sunulan 42 dersten birini almış olması, d.school’un nasıl hızla büyüdüğünün kanıtı. Wall Street Journal’ın d.school üzerine yazısına attığı “İşletme Okulu’nu artık unutun, şimdi d. school zamanı!” başlığı boşuna değil hani!
Hazır Stanford’da Bernard Roth ile tanışmışken d.school’u önce ona sormak lazım. Bu arada, d.school küçük harfle yazılıyor; felsefesini yansıtan bir fontu bile var. Okulun Akademik Direktörü ve aynı zamanda kurucularından olan Roth, d.school’un kuruluş hikayesine Makina Mühendisliği ile Güzel Sanat Bölümü’nün ortak programı Ürün Tasarımı dersinin ilk açıldığı 1962 yılından başlıyor. 2000 yılına geldiklerinde ise, ürün tasarımıyla ilişkili olmayan alanlarda bu derste geliştirmiş oldukları “yaparak öğrenme” metotlarını uygulayacak bir program ihtiyacı beliriyor. 7 kişiden oluşan bir profesör grubunun bütün bölümlerden öğrencilere sunabilecekleri bir program oluşturmaya yönelik fikir teatileri, 2003 yılında açtıkları ilk dersle meyvesini veriyor. Enstitü’ye ismini veren, yazılım şirketi sahibi Hasso Plattner’ın, bu Enstitü’yü kuracak fonlara katkıda bulunmasıyla nam-ı diğer d. school 2005 yılında hayata geçiriliyor.
d.school, somut bir mekan olduğu kadar, aynı zamanda bir zihniyet, bir topluluk olarak tanımlanıyor. Yani, siz de bir gün bir yerlerde d.school açabilirsiniz. d. school yaklaşımının temelini gerçek hayatta karşılaştığımız problemler üzerine çalışarak öğrenme oluşturuyor. Roth, proje temelli dersler sayesinde onlarca yeni şirketin kurulmasının yanı sıra, öğrencilerin tasarladıkları çözümler sayesinde tahminen yüz milyondan fazla insanın yaşam kalitesinin iyileştiğini ifade ediyor.
d. school’u diğer tasarım okullarından farklı kılan şey ne peki? Yenilikçi yaklaşımları mı? Grup odaklı çalışmaları mı? Takım halinde verilen dersler mi? Disiplinler arası kurulan köprüler mi? Deneyselliğe, risk almaya ve başarısız olmaya alan açan esnekliği mi? Dayanışma içeren çalışma modeli mi? Yoksa hepsi birden mi?
Tasarlanan şey bir ürün, bir eğitim veya sağlık hizmeti, hatta bir kurumda bekleme süreci bile olabilir. Her şeyden önce, geleneksel anlamda ürün tasarımına odaklanmak yerine, özellikle insan merkezli tasarım ile yeni bir çığır açtığını vurgulamak gerek!
Tasarımcı düşünce
d. school öğretilerinin çekirdeğini oluşturan “Tasarımcı Düşünce” konsepti, yaratıcı bir şekilde problem çözebilmek için önerilen bir metodoloji. Tasarımcı düşünce; empati kurma, sorunu tanımlama, tasavvur etme, prototip çıkarma ve test edip geri bildirim alma üzerinden ilerleyen bir yaratıcı süreç olarak tanımlanıyor. Bu prensipler, sadece ürün tasarımında değil, hayatta karşılaştığımız her türlü sorunda, kişisel gelişimimiz için özel hayatımızda, insan ilişkilerimizde ve iş hayatında uygulanabiliyor: eğitim alanında çalışan bir öğretmen, sağlık alanında görevli bir hizmetli, hatta kurumsal hayatta bir patron olarak bu metodolojiden faydalanabilirsiniz. Yaşamın her alanına tezahür eden ve aynı zamanda her alandan beslenen bütüncül yaklaşımı sayesinde problemlere farklı bakış açıları ve çözümler getirmeyi başarıyor. Bu tasarımcı düşünce, hepimizin içindeki yaratıcı çocuğu ortaya çıkarmaya azimli bir felsefe!
Başarma Alışkanlığı
Bernard Roth, 60’lardan bu yana Stanford’da ders veren mühendis kökenli bir eğitimci; Robot biliminde ve Kinematik’te önemli bir isim. “Toplumdaki Tasarımcı” ismini taşıyan tasarım dersi, dünyanın birçok yerinde, farklı kesimlerden katılımcılara sunduğu Yaratıcılık Atölyesi ve kurucularından olduğu d.school yılların bilgi birikimini ve hayat deneyimini aktarmaya yetmez ki, Roth oturur bir de Başarma Alışkanlığı ismini verdiği bir kitap yazar. 2016 yılında yayınlanan, Tasarımcı Düşünce ilkelerini kullanarak başarıyı gündelik hayatımızda bir alışkanlık haline getirme amacı güden kitap, ne şanslıyız ki Gamze Sart’ın çevirisi ile Türkçe’ye kazandırılarak Nobel Yaşam Yayınevi’nden çıktı.
Roth, “Tasarımcı Düşünce” prensiplerini, Başarma Alışkanlığı kitabında bir adım daha öteye taşıyor ve toplumsal ihtiyaçlarımızı gidermede kullandığımız metotları acaba kişisel gelişimi desteklemek için kullanabilir miyiz diye soruyor. Hayatımıza zaten çoğu kez bir proje gibi bakmıyor muyuz? Yaratıcılığı bir süreç olarak tanımlarsak, bu süreci verimli ve etkin kullanabilirsek; hayatımızı baştan yaratır, daha anlamlı, daha verimli, daha tatminkar bir hayat kurmaz mıyız?
Kitap, Toplumdaki Tasarımcı dersinde her öğrencinin kendi seçtiği bir proje ile başlıyor; öğrenciler hep yapmak istedikleri fakat gerçekleştiremedikleri bir projelerini gerçekleştirecekler! Bu bir radyo programı sunmak bile olabilir. Çünkü Roth, yaşadığımız deneyimlerin bizi dönüştürdüğünü, bir daha aynı insan olmadığımızı söylüyor. Yaratıcı özgüvenimiz yerine gelince, hem bakış açımız, hem de dünyada bıraktığımız iz değişiyor. Haklı, öyle değil mi?
Bütün dertlerimize çarelerin paketlenip satıldığı New Age dünya düzeninde, kişisel gelişim kitapları temcit pilavı gibi benzer kakafoniyi yarattığında insan samimi tavsiyeler bulabileceğinden şüpheye düşüyor. Roth’un “Networking yapmak yerine gerçek ilişkiler kurun; “arkadaşlarla işe girilmez!” lafına kulak asmayın; arkadaşlarınıza borç vererek destek olduğunuzda illa da dostluklarınızı kaybedeceksiniz diye bir şey yok” diyen sesini duyunca insan elbette şaşırıyor. Tıpkı hepimizin ayaklarımızı sıkıştırmak zorunda kaldığı numaralı ayakkabılar gibi, her derde derman reçeteler söz konusu değil. Roth’un en çok, insan davranışının belirsizliğini, insan deneyiminin şablona sığmaz bilgeliğini göz ardı etmeyen yaklaşımını sevdim.
“Benim en temel endişem, bilimsel doğruluk iddialarında ısrarcı olduğumuzda, kişisel bilgelik kaynaklarımızı hafife alarak onları değersizleştirmemiz”, diyor. Bir eğitimciden bunu duymak öyle değerli ki… Kitabını ikinci kez devirdiğimde, sınıfta olmayı, öğretmenliği özlediğimi fark ediyorum. d.school’un eğitimde disiplinlerarası bir yaklaşım benimsemesi, eğitim kavramına yeni ve bütüncül bir soluk kazandırıyor. Eğitim anlayışımızı gerçek hayattaki sorunlarımızı çözümlemek üzere tekrardan şekillendirmek kulağa hayal gibi gelmiyor mu? Aklımda fırıl fırıl sorular dönüyordu, ben sordum; Roth da beni kırmadı cevapladı.
Keşke dememek için… Hadi yapalım!
“Başarı” çağımızın en gözde kavramlarından biri. Kitabınız “Başarma Alışkanlığı” bağlamında kastettiğiniz başarının tanımı nedir? Başarı ve başarmak ile kastettiğim şey, varoluşsal anlamda iyi bir hayat sürmek. Kitabımda, başarmayı nasıl tanımlıyorum? İyi bir hayat sürmek, yani içimizdeki yaşam enerjisini besleyecek tatminkar bir hayat idame etme hali… Bu, tabii, hayatımızın ve ilişkilerimizin zor taraflarını idare edebilmek için ustalık geliştirmeyi gerektiriyor. Bizi meşgul edecek ve bize olumlu geri dönüşü olacak bir yaşam gailesi bulmayı içeriyor. Eğer doğru yoldaysak, zaman zaman aşırı çaba sarf etmemiz gerekse bile, yaşam yıpratıcı olmaz. Başarı Alışkanlığı, bir kişisel gelişim kitabı mı? Evet, kişisel gelişim kitabı diyebilirim. Kitap okuyucuya davranışlarını ve dünya görüşünü değiştirmek için birçok yöntem sunuyor. Okuyucularım, özellikle kendilerini sıkışmış hissettiklerinde, problemlerini çözmede kendilerine yardımcı olacak faydalı yollar bulduklarını, bir işi halletmelerine engel oluşturan bahane yaratma mekanizmasını bertaraf edebildiklerini ve bir şeyi aslında denemekle yapmak arasındaki farkı ayırt edebildiklerini ifade ediyorlar.
Yaratıcı tasarım ilkeleri kimlerin hayatına nasıl dokundu? d.school'un çok başarılı projelerinden bazılarını kitabımda aktardım. Özellikle, Erişilebilir Tasarım sınıfının iki kıymetli projesi var: Biri, kar amacı güden d. light isimli bir şirketin güneş enerjisi ile çalışan, uygun fiyatlı LED lambalar üretmesi. Diğeri de, Embrace isimli kar amacı gütmeyen bir şirketin elektriğe ihtiyaç duymaksızın prematüre bebekleri sıcak ve hayatta tutmanın bir çözümünü bulmaları. Benim kişisel favorim ise, yoksul insanların bankacılık hizmetlerine erişimini sağlayan Juntos Finanzas şirketi, ki onun da oluşumu Dönüşümcü Tasarım dersime dayanır.
d.school ile hayata geçirilmiş olmasına rağmen, gündelik hayatta varlığını kanıksamış olduğumuz bir kavramın örneğini verebilir misiniz? “Açık Ofis” kavramını, mesela, d.school’a mal edebilir miyiz? Kimin neyi önce yaptığını kestirmek zor. Ama şunu diyebilirim ki, d.okulu, dünyada ve Silikon Vadisi’nde çalışma biçimlerimizi şekillendirmede öncüdür. “Tasarımcı Düşünce” kavramını popülerleştirirken, büyük şirketlerin ile yeni girişimlerin yanı sıra K12 (ilk ve orta dereceli eğitim ve öğretim) ve üniversite seviyesinde bu kavramın içselleştirilmesinde önemli rol oynayan kurumlardan biri olmuştur. Ayrıca, açık çalışma alanı kullanımını ve farklı disiplinler arasındaki işbirliğini yaygınlaştırdık. Her şeyden önce, insan merkezli tasarım fikir ve araçlarının neredeyse yaşamın her alanında bir problem çözme aracı olarak kullanılabileceğini gösteren bir akımın parçası olduğumuzu söyleyebilirim.
d.school'un dalgaları İstanbul’a kadar ulaştı mı? Türkiye’den gelen bir d.school öğrencimizle çok gurur duyuyorum. Kerem Alper, Stanford’da henüz öğrenciyken, ATÖLYE’yi hayata geçirecek fikirlerini oluşturmuştu. ATÖLYE yalnızca etkinliklere ev sahipliği yapan bir mekan değil, bir Tasarım Stüdyosu, Yaratıcı Platform ve Akademi'den oluşan bir platform. Restore edilmiş, tarihi Bomonti Bira Fabrikası’nda yer alan bu mekanı İstanbul’u son ziyaretimde gezme fırsatım oldu. Kurmuş olduğu mekan, bana d.school’u anımsattı ve orada seminer verirken kendimi evimde hissettim.
* Hillsider Dergisi 95, Kış 2020
Meraklısına…
Standford d. school: https://dschool.stanford.edu/about
Achievement Habit: http://achievementhabit.com
ATÖLYE: https://atolye.io