Ada kafası
Karayipler, Ege adaları veya Mauritius fark etmez; adalar dünyanın her yerinde pek davetkardır. Kara sınırlarının yapaylığının aksine suyun en doğal yaşam sınırı olması, ana karadan bağımsız kendine özgü ritmi ve ritüelleri, inzivaya müsaitliği, suyun akışkan özelliğinin yarattığı arınma hissi ada yaşamını bizler için cazip kılıyor olmalı. Bu yüzdendir belki de bir adaya vardığımızda dünyanın yükünü arkada bırakmışız gibi hafiflememiz.
Biz İstanbullular’ın uzakta bırakmak istediğimiz her şeyden günübirlik kaçabileceğimiz Marmara Adaları var. Burgazada’nın en ünlü sakini Sait Faik ‘Sur Dışında Hayat’ öyküsünde “Şehir dışına çıkmak, kendi kendimizden kurtulmak gibi bir şey.” diye yazmış. “Hatıralarımız, aşklarımız, dostluklarımız, hıyanetlerimiz, iyilik ve kötülüklerimiz, sefaletimiz, rezaletimiz hep şehir içinde kaldı. Burada ağaçlar, yemişler, sebzeler ve hayvanlarlayız. İşte ağaçlar: Ceviz, incir, dut, erik, çitlembik… (…) Yat cevizlerin gölgesine! Vur beline tekmeyi derdin! Uyu!”
Bostancı’ya sokulmuş adalara yukarıdan bakmak, modern zamanlara özgü bir keyif. Burgazada’nın hem Heybeli, hem Kaşık, hem de Kınalı manzarası olan güzel bir konumu var. Şanslı! Bütün adalılar, kendi adalarının biricik olduğunu düşünürler. Ben anlatayım Burgaz’ı, siz karar verin özel olup olmadığına.
Burgaz Adası
Adamızın Rumcadaki ismi Antigoni, İskender’in hem halefi, hem komutanı Demetrius’un babasının isminden gelmekte. Literatürde, Marmara Adaları Bizans döneminde tahta geçmelerini önlemek amacıyla gözlerine mil çekilen veya gözleri oyulan prenslerin, tahttan indirilen imparatorların, makamını kaybeden patriklerin sürgün yeri olmasından dolayı Prens Adaları olarak da geçer. Yani, “Bizans entrikası” ifadesi boşu boşuna birçok dile miras kalmamış diyelim.
Topraklar el değiştirse bile, bu adalar Osmanlı döneminde de Rum cemaatinin yaşam alanı olmaya devam eder. Gezi edebiyatımızın en eğlenceli kalemi Evliya Çelebi bahsetmez olur mu hiç Burgaz’dan? 12 ciltlik seyahatnamesinin Konstantiniyye’yi konu eden ilk cildinde varlıklı tekne sahiplerinin bu adada yaşadığından, halkının ekseriyetle Rum olduğundan, keçi ve tavşanın bolluğundan, deniz kıyısındaki kalesinden bahseder. Adanın Türkçe’deki ismine ilham veren ise deniz kıyısındaki Panormos Kalesi’nin burcudur. Yunanca’da burç anlamına gelen pyrgos kelimesi olmuş mu Türkçe’de burgaz?
Her daim yaşamını denizden kazanan balıkçıların yuvasıdır burası. Balıkçı sandalları ve çiçek kokuları eksik olmaz; sepet sepet çiçek gider İstanbul’a ama ada sakinleri İstanbul’a hiç inmeden burada yaşayıp ölmüş olabilirler. Şirket-i Hayriye vapurlarının ada seferlerine başlamasıyla, kızıl çamlarla kaplı ada yavaş yavaş İstanbullu orta sınıfın yaz aylarında tercih ettiği bir sayfiyeye dönüşmeye başlar. Erken Cumhuriyet dönemi ada yaşantısını hafızamıza mıhlayan ise adayla özdeşleşmiş bir yazar olur.
Adanın simgesi: Sait Faik
Martılar, balıkçılar, bisikletler, kediler, piknikçiler, anason kokan sofralar, milföy pasta, panjurlu ahşap köşkler, begonvil tonları ve kitsch çiçek taçları bugünkü ada yaşamını özetler. Adanın şahit olamadığımız bir önceki yaşamını gözle görünür kılan ise Sait Faik’in kalemidir.
Aslen Adapazarlı olan Abasıyanık ailesi 1924 yılında İstanbul’a yerleşince önce Şişli’de (1934), daha sonra da Burgazada’da ev sahibi olur (1938). Sait Faik, bu imkanlar sayesinde bir ayağı adada, bir ayağı şehirde gelgitli de olsa bir yaşam kurabilir. Doğayı, sıradan insanın gündelik yaşamını, şehir karabasanını konu eden öyküleri ve şiirsel üslubu ile hikayeciliğimize yeni bir soluk getirir. İstanbul’dan ve İstanbul’un kalbi saydığı Beyoğlu’ndan besleniyordur beslenmesine ama 2. Dünya Savaşı ertesinde Avrupa metropollerinden farkı kalmayan İstanbul’un kasvetli yaşantısına dayanamadığını ve şehrin yeni değerler sistemine ayak uyduramadığını fark eder etmez doğaya ve balıkçı dostlarının yanına dönmeyi tercih edecektir. İstanbul’un geçirdiği dönüşüm, onu da değiştirecek; bu değişimin yazılarına yansıması kaçınılmaz olacaktır.
Ece Ayhan’ın “çakır gözlü, mor dudaklı ve patlak gözlü sarışın”ı Sait Faik, 20 yıla yakın adada yaşar ve yazar. İnsan’a duyduğu sevgi, insanın acımasız, kötü, bencil taraflarını da kucaklayan bir sevgi halidir. Bize bunu hiç unutturmadan yaşamı iyiliği ve kötülüğü ile beraber kutsar. Ölmeden kısa bir süre evvel Darüşşafaka Lisesi’nde katılmış olduğu edebiyat matineleri, bütün mal varlığını Darüşşafaka Vakfı’na bağışlamasına vesile olur. Vakıf, 1955 yılından bu yana her sene o yılın en iyi öyküsüne Sait Faik Öykü Armağanı vererek edebiyatımızı ve edebiyatçılarımızı onurlandırır; 2013 yılında restorasyon sonrası açılan, adanın yeni çekim merkezi müze ev ise bizi alabildiğine gururlandırır.
Göç: Yayamın türküsü
Ne zaman Türkiye ile Yunanistan kapışsa, adalıların dediği gibi kabak hep İstanbullu Rumlar’ın başına patlardı. Her on yirmi senede bir cereyan eden gerilim, Rum nüfusun gitgide daha çok fire vermesine yol açıyordur. İyi ki, Sait Faik’in ömrü 6-7 Eylül 1955 olaylarını görmeye yetmemiş, aşağı yukarı olaylardan bir yıl evvel vefat etmiştir.
Hiç n’oldu diye merak ettiniz mi ‘Stelyos Hrisopulos Gemisi’ öyküsüne ismini veren Stelyos Hrisopulos’a ve torununa 6-7 Eylül olaylarından sonra?
Hiç n’oldu diye merak ettiniz mi ‘Stelyos Hrisopulos Gemisi’ öyküsüne ismini veren Stelyos Hrisopulos’a ve torununa 6-7 Eylül olaylarından sonra?
İsmi yeterince Türk olmadığı için öykünün basılmamış olması fırtınalı günlere gebe olunduğunun bir emaresi aslında. Oysa, öykü 12 yaşındaki Trifon’un, büyük babasının ismini vererek yaptığı teknenin diğer çocuklar tarafından acımasızca batırılışını anlatır.
Ömrü yetmiş olsa, Sait Faik iki gün iki gece süren o meşum yağma esnasında, motorlarla adaya çıkmaya çalışan yağmacıları püskürten Türklerin arasında olurdu muhakkak. Ömrü yetmiş olsa, hayatı boyunca İstanbul’a bile ayak basmamış 86 yaşındaki Rum ninenin artık mecburen Yunanistan’a giderken son bir kez geriye Burgaz’a dönüp baktığında yaktığı türküyü yazardı; biz de okurduk. Başlığı bence “Yayamın* Türküsü” olarak atardı. (*Yaya, Rumca’da ve Ermenice’de nine anlamına gelir.)
N’oldu biliyor musunuz Stelyos Hrisopulos’a? Fazıl Say, öyküyü Sait Faik’ten devraldı ve kendi yazdığı ‘Sait Faik’i Hatırlamak’ isimli eserinde Stelyos’a yeniden can verdi. Sait Faik’in ölümünün 60. yıl dönümünde İKSV tarafından Say’a sipariş edilen eser, Burgazada’da yapılan bir prömiyer ile 2014’te sahnelendi.
Aktarım, bence türümüzün en değerli becerisi. Önemli toplumsal dönüşümlerin, yazılı kaydı yetmiyor; belleğe dayalı sözlü anlatıları da tarih yazımının güvenilir kaynakları arasına dahil etmek gerekiyor. Sait Faik’in ölümü ile göremediği bir felaketin akabinde neler yaşandığını Nilüfer Uzunoğlu, ‘Antigoni, Küçük Adamız, Hayatımız’ isimli filmi ile belgeler. (2012) Belgesel, yazar Engin Aktel’in şiiri ile açılır: “Gel *Yanakimu (*Yahya’cım) doğduğun toprağa gel, bir gün olsun. Yanına Eleni’yi, Yorgo’yu, Manolaki’yi de al.”
6-7 Eylül olaylarını, 1974 Kıbrıs hadisesi izlemiştir; 55’te gitmekte diretenler artık gitmeye mecbur kalmıştır. Aradan geçen on yıllar sonra, giderken Hristos tepesinden (eski İsa, şimdiki Bayrak tepe) ceplerine toprak ve çiçek dolduran Burgaz’ın çocukları 2012 yılında adada bir buluşma düzenlemişlerdir. Bu belgesel bu buluşmaya gelenler -yani gidenlerle kalanlar- öykülerini anlatırlar. Uzunoğlu, filmi Selanik göçmeni ailesine adamıştır. Farklı mıdır sanki acılar? Kendi yaralarımızı sarmanın yegane yolunun, başkalarının yaralarını sarmaktan geçtiğini bir kez daha doğrular sanki hayat.
Burgaz sadece nostaljik bir Rum öyküsü mü?
Peki Rumlar gitti, öykü bitti mi? İstanbul’un pek sevilen, üzerine salt nostalji yapılan bir arka bahçesi mi oldu şimdi? Nostaljiden bağımsız düşünebilir miyiz adayı? Nostalji, nostos (dönmek) ve algos (acı) kelimelerinden oluşan Yunanca kökenli bir kelime. Nitekim, bu topraklardan göç etmek zorunda kalanların 20-30 yıl hiç geri dönmediklerini biliriz. Küskünlük mü, nostalji mi artık sebebi onlarda saklı.
Adaya dönmek ve geçmişi düşünmek acı verici olsa bile, adanın hala İstanbul’un en kozmopolit muhitlerinden biri olması sevindirici. Sabahat Akkiraz’ın Alevi türkülerini dinleyebilirsiniz; Peyote Cennet Bahçesi’nde chill-out konserlerine katılabilirsiniz. Hem sinagog, hem cemevi aktiftir. Sokaklara açılan pencerelerden hala Rumca akar; pazar yolunda kiliseye bir duaya uğramış kadınlarla rastlaşırsınız. Adanın en sempatik sokağında sevimli mi sevimli bir camii yer alır. Avusturyalı Lazarist rahibeler, Ahıska Türkleri, Karaim Yahudileri, Erzurumlu Kürtler, İstanbullu Ermeniler ve daha niceleri adayı yuvaları bilirler. 20 küsür farklı etnik gruptan oluşan ada halkının bugünkü öyküsünü ise başka bir belgesel bize aktarır: “Yakın Ada Uzak Ada, Burgaz Ada”. Tilbe Saran sayesinde adaya sevdalanmış Cüneyt Türel’in Burgazadalı şair Emilios Yorgos Eden ile dostluğu üzerinden anlatılan yeniden bir kenetlenme hikayesi.
Evrimsel Antropoloji, insan türünün beyninin ölçüsü ile ilişkili olarak en fazla 150 kişilik gruplarda kendisini huzurlu, mutlu ve güvende hissettiğini ve anlamlı ilişkiler kurabildiğini ortaya koyuyor. Belki küçük gruplarda yaşamaya devam etmeliyiz; netice başarılı olan model bu. Burgazada, bunun güzel bir kanıtı.
Adaların ritmi: Kefi
“Antigoni” belgeselinin son sahnesini -yani on yıllar sonra adaya buluşmaya gelen Rumlar’ın yağmurun altında dans edişlerini- izlerken, gözüm oturduğum kafenin mutfağına takıldı. Meryem Ana Yortusundan dolayı en kalabalık günlerini yaşamakta olan Midilli adasındayım. Vardiyalı çalışan tüm personel mutfakta o an. Vur patlasın çal oynasın bir sahneye şahit oluyorum. Karnavalda dans mı ediyorlar, yoksa o mutfakta 60 kişiye yemek servisi mi çıkarıyorlar ayırt edemiyorum. Adanın meşhur uzo markası “Kefi”ye adını veren yaşam sevinci bu işte dedim! Rum kafası bu işte! Kefi, adaların ritmi… Kefi kelimesini çevirirken çok uzağa gitmeye gerek yok; Arapça’daki keyif kelimesinden geliyor.
Sait Faik’in Papaz Efendi öyküsü nasıl biter bilir misiniz? “‘Niye insanlar birbirleriyle uğraşırlar? (…) Bilmez miyim hepsi kalleş, budala, hırsız, yalancı? Birbirinin ekmeğine, karısına, kızına, dükkanına göz diktiklerini bilmez miyim? Ben yaşayarak, gülerek, toprak anamızı, güzel kızları seyredip severek üç gün sonra öleceğim.’ Üç gün sonra papaz efendi öldü.”
Rakı sofrasında, martı çığlığında, vapur seyir halindeyken içilen çayın tadında, çamların esintisinde, Heybeli’ye bakarak suya girdiğimizde ke(y)fimize bakalım. Yeter ki hayatın hayhuyu içinde unutmayalım, kaybetmeyelim onu. Adalara da bu yüzden gitmez miyiz zaten?
Meraklısına…
Fazıl Say’ın “Sait Faik’i Hatırlamak” isimli eseri (2014)
Nilüfer Uzunoğlu’nun “Antigoni, Küçük Adamız, Hayatımız” belgeseli (2012) https://vimeo.com/84667579
Nedim Hazar’ın “Yakın Ada Uzak Ada Burgaz Ada” belgeseli (2005) https://www.youtube.com/watch?v=s4O7FanMBeU&t=237s
Burgazada Sevgilim, Bercuhi Berberyan
Antigoni’den Burgaz’a, Orhan Türker
Sait Faik külliyatı şahane kitap tasarımı ile Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nda
Yeni başlayanlar için önerim “Son Kuşlar” ve “Lüzumsuz Adam”
Haydar Ergülen’in Sait Faik üzerine kaleme aldığı yazılar www.oggito.com'da
Sait Faik’le Öykü Gibi Şiir Şiir Gibi Öykü: Seyfi Gençer’in şiirleştirdiği Sait Faik öyküleri
Şimdi Sevişme Vakti: Ezgi’nin Günlüğü’nün Sait Faik’in aynı isimli şiirinden bestelediği şarkı
* Hillsider Dergisi 88, Sonbahar 2017